Düşündür Bizi 2011!

Abone Ol

          Yılın ilk günü Seyhan Kültür Merkezi’nde Ahmet Yenilmez tarafından oynanan “Safahat” adlı oyuna gittim. Milli şairimiz üstat Mehmet Akif Ersoy’un aramıza geri dönüşünü anlatan tek perdelik bir oyundu. İyi ki gitmişim. İnanın tutamadım kendimi. Uzun zaman sonra ilk kez izlediğim bir gösteri beni ağlattı.

          Ahmet Yenilmez yazılanı oynadığı kadar oyundan sonra içimize, beynimize bir şeyler yazdı. Bu dertle dertlenmiş muhteşem bir insan olduğunu anladım. Dertlendiği konuların başında Mehmet Akif Ersoy’un vefat ettiği Beyoğlu’ndaki tarihi bina geliyordu. Bu tarihi binanın en üst katına en lüks barlardan biri yapılarak tarihe en büyük ayıp işlenmişti. İşte sanatçı Ahmet Yenilmez’in dertlendiği konu buydu. İmza kampanyaları başlattı bu konuda ve başarılı oldu sayılır. Sayın başbakanımızdan oranın müze olması için söz aldığını belirtti. Ve önemli bir şey daha var tabi. Bu yıl yani 2011 yılı Başbakanımız tarafından Mehmet Akif Ersoy yılı olarak ilan edildi. Milli şairimizin unutulmamış olması kayda değer bir şey.

         Sanatçı, Mehmet Akif Ersoy’un ailesinin başına gelenleri anlattığı zaman gerçekten utandım. Hem bu ayıpların nasıl yapılacağından dolayı hem de bunları neden daha önce öğrenmediğimden dolayı çok utandım. Üstadın beş çocuğu bulunuyordu. Çocuklarından biri olan Emin Ersoy askerdeyken arkadaşlarına Kuran tefsir ettiği için tutuklanmış ve sonra çavuş arkadaşı tarafından yardım edilerek hapisten kaçmış. Hayatı yoksullukla geçen Emin Ersoy’un cesedi bir gün bir çöp kutusunda bulunmuş. Donarak öldüğü kayıtlarda geçiyor. Diğer çocuklarından biri olan Suat Hanım da yoksulluktan kurtulamamıştı. Kiracı olarak çıktıkları bir evden dövülerek atılmışlardı. Aklıma gelmişken söyleyeyim. Şu olayı hatırlarsınız herhalde. Kaç sene önce bilmiyorum ama bir gazimizin yoksulluk içinde hayata gözlerini kapadığını ana haber bültenlerinde duymuştum. Onlar değil miydi gözünü kırpmadan düşmanlara karşı canlarını bile feda etmek isteyenler? Onlar ne yaptı da biz onlara sahip çıkamıyoruz. Bu kadar aciz mi kaldık? Bazen düşünüyorum da biz ne yapmaya çalışıyoruz? Biz neyiz? Biz kimiz? Neden böyleyiz? Utanmayı bile unutmuşuz. Vicdanımız zaten arada bir sızlıyor. Çok yazık çok…

          İstiklal Marşı geldi aklıma. Onun hikayesi, üstat şairin mücadelesi… Gericilik damgasını yiyen en önemli insanlardan birisidir. İrticacı diye suçlanan gerçek aydındır. Şimdiki aydın diye sıfat takılan soytarıları görünce o üstada apaydın sıfatını takmak istedim kendimce. Aydın sıfatını bu şimdiki karanlık aydınlar işgal etti. Ah üstat ah… Hakikati savunmak irtica damgasını yemekle eş değer tutuluyor. Seni anlamadılar. Anlayamadılar. Anlamak istemediler… 

          Bilirsiniz medeniyet kavramına kafayı taktım ben bir kere. İşte medeniyeti kimlerden öğrenmek istersiniz diye bir soru sorulsaydı. Aklıma Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek gelecekti. Ne müthiş şiirlere imza atmışlardır onlar. Onları medeniyetin şairleri olarak hep hatırlayacağım. Okudukça neyi anlatmak istediklerini anlıyoruz ve okudukça ne için yaşadıklarını görüyoruz. Biz çoğu üstadın kıymetini bilemedik.

          Yılın ilk gününde Ahmet Yenilmez bana bunları hatırlattı. İyi ki de hatırlattı. Beni uzunca düşünce aldı. Hani hep şöyle derler ya… Yeni yıla nasıl girersen o yıl hep öyle geçer. İşte böyle bir laf dolaşır ya ortalıkta keşke öyle olsa. Keşke bu yıl bizi düşündürse. 2011 yılının ilk günü ne ayıplar yapıyoruz yapılmaması gerekenlere diye düşündüm ya keşke bütün yıl bunları düşünebilsek...
Yapılan iftiraları, üstü örtülen tarihi, dışladığımız üstatları, unuttuğumuz kardeşliği bize hatırlat 2011…
Soru:  Medeniyet, bir tuşla istediğini yapabilme teknolojisi midir?

"Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?"