Bizim kültürümüz, inancımız, insanı “eşref-i mahlukat” (Yaratılmışların en şereflisi) kabul eder. Bu inanışın ilahi bir dayanağı vardır.
Binaenaleyh, samimi olarak, içselleştirerek inananların; “İnancını yaşama” iddiasında olanların böylece ifade olunmuş, ulvi bir düşünceyi hayata geçirip geçirmemeleri, bir tür samimiyet imtihanıdır.
Hele kendi “ayırıcı vasıfları” olarak “Mütedeyyin” oluşlarını gösterip, inançlarından kaynaklanan değerlerden ötürü “Muhafazakâr”lıklarına atıf yapıyorlar ama;
Bu düşüncenin iktidarının 12. yılında, insanı “mal” gibi gören uygulamalar olanca acımasızlığıyla devam ediyorsa; icraatları, söylemlerinde “samimiyetsizliklerinin kanıtı” denilince, elhak yeri değil mi?
Yaptıkları söylediklerini doğrulamayanlar, keşke laf olsun diye konuşmasa…
Ağzını açtığında Yunus Emreler, Hazreti Mevlana’lardan dem vuranlar, şayet insanlara bakışlarının kanıtı uygulamalarında “Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek” sözünü tekzip ediyor, İktidar uygulamaları; Halk arasında, halk ağzıyla “Dini imanı para” denilenlere “ön açan” bir yaklaşımda iseler müstahakları:
Mevlana Celalettin-i Rumi’nin “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” öğüdünü duymak olur.
Bugünün kamplara ayrılmış, kutuplaşmış Türkiye’sinde kendisini “Dindar” diye tanımlayan İktidar ve yandaşlarının, söz ettiğimiz bağlamdaki çelişkilerinin en bariz olanları: 1) Toplumun bütününün iktidarı olamamaları; Vatandaşların tamamını kucaklayamamaları; Karşıtlarına nefretle, hasmane bakarak, inançlarını sorgulayan tavırlarıyla referansları olan İslam’a aykırılıkları, 2) Söz konusu “para” olunca, işçi ile işveren, zengin ile fakir arasında tercih gerektiğinde Özal’ın “Ben zengini severim” sözünü anımsatan tercihleridir.
“Kendi zenginini yaratma” diye ifade edilen ve Milletin tamamının iktidarı için hiç de hoş olmayan, hele “Muhafazakâr Demokratlık” iddiasıyla taban tabana zıt bir yaklaşım içinde;
Bir de üretim ve istihdam esaslı Cumhuriyetin ekonomik birikimi, sermayeye karşı daha çok “sömürge türü” zenginleşme modelini tercih edince,
Haliyle “İşbirlikçileri”, “İşbirlikçiliği” esas alan sonuç ve mahzurları ortaya çıkıyor. Bu AKP İktidarı için, hem dini referansları bakımından, hem “Milli Çıkarlara sahiplik” bakımından büyük bir eksikliktir.
SOMA Cinayetlerinin temelinde, AKP İktidarının bu çarpık, yanlış ve çelişik politikasının yattığını, her geçen gün bir yeni örnekle görmekteyiz.
Kısaca şunu söyleyebiliriz: AKP, “Zenginleşme” adına, “Kalkınma” örtüsü altında Doğaya ve İnsanına karşı cinayetler işlemekten kaçınmayan bir “Vahşi Kapitalizm” destekçisi “Komprador” görünümü sergilemektedir.
Elbette Türkiye’nin enerji faturamızın azaltılması gereklidir.
Elbette yerli ve tercihen yenilenebilir kaynaklara yönelmeliyiz.
Ve fakat bunun bedeli, katledilen tabiat ve çevre; işverenin insafına terk edilen ve sürekli ölerek bedel ödeyen çalışanlar olmamalıdır.
İnsanları çaresiz bırakarak “Ya kırk katır, ya kırk satır” ikilemine mecbur edenler; Yaradılmışı, Yaradandan ötürü seviyoruz diyemezler.
Onların sorumlulukları, sırf iktidar olmakla yeterince ağırken bir de;
Devletin mesuliyeti altındaki işletmelerde, sırf daha çok kazanç için öldürülen canlar gerçeği karşısında, “Eşref-i Mahlukat”ı idrak ettikleri safsatasına, kimse inanmaz.
Merhum Başbakan Ecevit, belki de madenciliğin “Fıtratı” kadar Türkiye gerçeklerini de iyi teşhis ettiğinden;
İnsan insan hayatına önem veren sorumlu CHP iktidarı, 1978 yılında insanlığa tehlike olan Kömür Madenlerini, Devletleştirmişti.
Bugün “Küreselleşme” Masallarıyla, “Neo Kapitalizm” çığırtkanlığı yaparak ölüme yolladıkları Maden İşçilerinin acılarına tuz basarcasına “Ölüm bu işin Fıtratında” diyen Tayyip bey; hiçbir şey bilmiyorsa, Ecevit uygulamasından ders alsın.
İnsanoğlunu “Eşref-i Mahlukat” gören ama pisi pisine ölümüne önlem alamayanlar,eğer özel sektöre “Gebe” değilse;
AKP için her şey para değilse;
RTE, Ecevit’i örnek alsın;
Yaratan’a hürmeten, Yaratılanların yeni ölümlerine engel olmak için Kömür Madenlerini “Taşeron”dan alıp, devletçe, adam gibi denetleyip çağdaş koşullarda işletsin…