Filipinlerde Ferdinand Marcos bir yolunu bulup hep sandıkta muktedir olmuştu. Gücünü demokrasiden değil otoriterleştirdiği kurumların yapısından almaktaydı. Her geçen gün yetkilerini artırmış ve halk üzerindeki baskılarını yoğunlaştırmıştı. Kurumlar içinde bir devlet gücü gibi kendisini hissettiren komünistleri rakip ve paralel yapı olarak adlandırarak, akla hayale gelmeyecek yeni tedbirleri almış ve her geçen gün yeni kanun ve nizamnameleri çıkartarak baskıyı olağanlaştırmıştı.
Kendi korkulu rüyası komünistleri bir paralel yapılanma olarak göstererek sıkıyönetim bile ilân etmişti. Güç iksirini parasal olarak güçlenmekte görmüş, 21 yıl baskıyla yönettiği Filipinlerin kaynaklarını büyük yolsuzluklarla kendi kontrolüne almış ve 20. asrın bir Karunu olmuştu. Bütün diktatörler gibi kimselere güvenmediği için kendisi gibi düşünen ve kendisine bağlı emir erlerini devletin en önemli yerlerine getirmişti. Yaptığı yolsuzluk ve rüşvetin boyutları çok yüksek olduğundan adeta bir polis ordusu ile gezilerini sürdürmeye başlamıştı.
Toplantı ve mitinglerine ülkenin her yanından toplama kalabalıklar taşıttırmaktaydı. Yolsuzluklarla son derece yıprandığı düşünülen Marcos 1986 yılındaki seçimlere açık hile karıştırıp yeniden kazandığını ilan edince ülke iç savaşın eşiğine gelmişti. Ancak tehlikeyi önceden görüp, seçim sonuçlarına diretmedi ve Hawai’ye kaçmak zorunda kaldı. Kaçtığında yanında götürdüğü servetin boyutları hala hesaplanamadı. Bugün karısı Imelda’nın binlerce çiftten oluşan dünyaca ünlü ayakkabı koleksiyonu başkent Manila’da ibret için sergilenmektedir.
Ferdinand Marcos’un bir benzeri de Türkiye’de var deseler, kim gelir aklınıza?