Yalnızlıkla yoğrulan günler..! (6)

Düşe kalka bitirdiği, heyecanın gölgesinde kalmış gününden hazırlık yapacağı akşamı selamlıyordu. Yıpranmış kalbi vücudu için gereğinden fazla atış sergiliyor, biraz daha hızlansam durabilirim dercesine asıl sahibin kim olduğu konusunda alttan alta mesaj veriyordu. Kaldırımsız ve dar ara sokaklardan geçiyor, yolu olabildiğince kısaltıyordu. Her gün yürüdüğü bu yollar ayakkabı tabanıyla  iyice haşır neşir olmuştu. Kara asfaltın sıcağını dört bir yanından hissediyordu. Kafasında çatışan düşüncelerine söz geçirmişçesine baskılıyor, olumlamaya çalıştığı bu anların bir belirsizliğin içine çekecek girdap olabileceğini aklının ucundan dahi geçirmiyordu. Pekte hoşuna gitmeyen özlemle dolu günlerini mumla arayacak olsa hepten biterdi. Bu gidiş yoksa bir bitiş olabilir miydi? Bitişi kim isterdi ki!

Küçük, bahçeli iki göz evinin sokağa açılan derme çatma telle bağlı kapısını açtı ve içeri girdi. Terden her yeri beyazlamış gömleğini ve kıyafetlerini çıkarıp soğuk suyla duş aldı. Zaman kolluyor, yol gözlüyordu. Kafesinden çıkıp özgürlüğüne kavuşacak bir kuşun tedirginliği dört bir yanındaydı. İmkan olsa kanatlanıp uçacaktı. Bir daha da anneden uzaklara konmayacaktı. İçi içine sığmıyor, içeri girip dışarı çıkıyordu. Çay demledi ve bir bardak alıp bahçeye geçti. Sigarayla birlikte çayını içti.

Ahşaptan eski bir valizi vardı. Bu valizi, içeri girdiğinde kendisine orada da eşlik etmişti. Valizin üstünde arkadaşlarının yazdığı sloganlaşmış sözler, birkaç şiir ve imzaları hala duruyordu. Somyanın altından çıkarıp içine ne koyacağını düşündü. Memlekette kalıp kalmayacağı bile meçhuldü. Belki gittiği günün gecesinde dönecekti. Hiçbir şey net değil, her şey belirsizdi.  Zaten çokta bir giyeceği yoktu. Üç gömleği, iki kumaş pantolonu vardı. Sürekli bunları yıkayıp giyerdi. Birkaç çamaşır, bir gömlek, bir pantolonu yedek olarak yanına aldı. Tıraş takımını, kolonyasını da bir köşeye sıkıştırdı.

Artık gitmeye hazırdı. Valizi kapatıp kapı önüne bırakınca, yolculuğundan vazgeçişe dair hissiyatlar olmasını ortadan kaldırdı. Geri dönüş yoktu. Heyecanı hepten artmıştı. İçinden bir ses iyi olacak derken, bir ses tam tersini söylüyordu. Kendini dinlemeyi bırakmalıydı. Yoksa bu sesler onu tüketip yarım yamalak bırakacaktı.

Bahçe kapısı açıldı ve içeri komşuları Gül teyze ile eşi Cafer amca girdi. Gül teyzenin elinde bir poşet vardı. Merhaba Haydar nasılsın diyerek sohbet etmeye başladılar. Hoş beş edildikten sonra otobüs saatini sordular. Otobüsüm gece on ikide dedi Haydar. Sonra; o saatte dolmuş kalmıyor, otogara nasıl gideceksin! Önceden gidip orada bekleyeceğini söylerken bile her yerinden heyecanı belli olan Haydar’a, bu sohbet iyi gelmişti. Gül teyze elindeki poşeti Haydara uzatıp, sen belki işten güçten fırsat bulamamışsındır annene hediye olarak verirsin oğlum...

Haydar başı önce hızlıca, Gül teyzenin elini öptü. Sarıldı ve ağlamaya başladı… Mutlu ol bundan sonra ağlama oğlum. Annene, ailene bizden selam et, gözleri arkada kalmasın burada da bir ailen var unutma.

Komşuları iyi yolculuklar dileyip oradan ayrıldı. Tekrar bir başına kalmıştı. Poşeti valize koymadan içine şöyle bir baktı. Bir elbise ve etrafı boncuklu bir tülbent vardı. Kendisi bir şey alamamış, gelen bu hediyeden çok mutlu olmuştu. Mutluluğu saatlerle sınırlı bir alana mı sıkışmıştı,  bundan sonra ki ömründe her anına mı yayılacaktı. Yaşayıp görecekti. Kapısını kilitledi, valizini alıp dolmuş durağına geçti. Karanlığın, sokak lambasının yarattığı aydınlıktan daha fazla hüküm sürdüğü sokakta beklemeye başladı. Uzaktan dolmuşun ışıkları belirmişti. Bu belirginlik bir belirsizliğe işaret olabilir miydi...!

YORUM EKLE