Hep eskiler söylerdi, adam gibi adamlar, kadın gibi kadınlar sohbete girizgah yaparken ilk tuğlası olurdu bu cümle… Biz de "Ne diyor bu yahu” derdik içimizden. Oysa zaman ile yaşam kanka olarak, bedenimizde ve ruhumuzda daha çok gezinip durmaya başlayınca, yılların izi yüzümüzde görünme çabasına girişince, bir bakmışız ki “Biz de eskimişiz”, ve insanı zaman yolculuğuna çıkaran biletin adını ağzımıza almaya başlamışız…

 

Bir baktım bende “Biz eskiden” diyerek başlayan sohbetlerin içerisinde salınıyorum. O eski insanlar, kadınlar, çocuklar, yaşam , anılar derken buldum kendimi.


Biz eskiden postacıyı gördük mü heyecanlanırdık dedim mesela, ellerin hala mektup yazdığını ,Facebook'tan dürtülmediği, gidip ziline bastığımız insanlardan bahsettim… Mesajlaşmaz, kapının önünde konuşurduk dedim... Arkadaşlarla buluşacağımız zaman, kırk kere telefona sarılmaz, vaktinde saatinde kararlaştırdığımız yerde olurduk, gelmezse de beklerdik, geleceğinden emindik, insanlık haliydi kızmaz, gücenmezdik diye de ekledim... Her anımızı fotoğraflamaz, anı yaşar tadına doyardık dedi biri...

Anne ve babanın dillerinin değil, gözlerinin konuştuğu bir takvim yılı vardı örneğin,

bakışıyla anlatırdı her duygusunu… Eve gelip öğretmen şikayet edilmezdi, yoksa bi azar da babadan işitildiği anlatıldı...

Başka biri eskiden dolmuşa bindiğimizde elimizdeki simidi yanımızdaki kişi ile çekinmeden paylaşırdık, kadın erkek fark etmeden. O kişi de zaten hiç yadırgamadan teşekkür eder alırdı. Ne oldu bize serzenişi çalındı kulaklara.

Sonra başkalaştırdılar bizi dedim. Bir baktık herkes değişti. Bir zeytin tanesini üç lokmaya katık ederek büyüdük. Cebimizde ki 25 kuruşla ancak bir simit alabilirdik, yanımızda ki arkadaşımıza uzatırdık ‘böl hadi’ derdik! Paylaşmak nedir? Biz küçük yaşta öğrendiğimizi fark ettik !

Yoktu iskarpinlerimiz, biz onlara adam ayakkabısı derdik. Adamdı çünkü büyüklerimiz diyende oldu. Misketler, kola kapaklarından, çivilerden bestelenen oyunlar, ip atlanmasından, mahalle maçlarında ki kaybedilen gazozun hesapları çıktı ortaya… Nasıl da insan kokuyormuş eski zamanlar dedik. Çiçek kokan sokakları, meyvesini arakladığımız ağaçları kimler çaldı diye tartışırken, asıl araklananın insanlık olduğunda hem fikir eyledik. Sohbette nostalji ve akıllarda hoş anılarla savrulurken düşünceler, komşuluklardan, mahalle esnafına, suyu çekilmiş yosun kokan denizlerden derken biri “Hatta o eski seçimler” dedi, iyi mi?

      Biz tam da anıların teknesinde gezinip, edebi yanımızı dövüştürürken, siyaset yine bulaştı sohbete… Eskiden siyaset daha mı temizdi dedi bir arkadaş, adaylar, seçim sandıkları bir başka mıydı? İnce elenip, sık dokunan adaylar  vardı.Çuvallar taşınırdı kasvet kokan adliye duvarların içerisine. Masalar, insan yığınları… Günlerce sayılırdı oylar, çeneler bitap düşer, akıllar dururdu artık. Adaylar volta atar, her gelen torbada hayaller kurulurdu. Adliyenin önü stadyum manzaraları taşır, gazeteciler ellerinde kağıt kalem, sandık sandık hesap peşinde. Kim sonuca daha çabuk ulaşacak diye tatlı bir hengame. Hile hurda pek konuşulmazdı.  Şimdiler öyle mi? Seçimlerin bile heyecanı yok eskisi gibi, hangi dolapların döneceği şimdiden konuşuluyor. Sokakta ki vatandaşın gündeminde ne adaylar ne de seçim var. Birileri kendi çalıp, kendi oynuyor, sanıyor ki Ankara’dan izleniyor. Oysa çok çalışan ve partinin istediği değil, çıkarların adayı gösteriliyor. Eskiden mahalle ve sokaklarda, esnaf ve memurun bir numaralı sohbet konusu seçimdi. Şimdi kimsenin umurunda görünmüyor.Eskiden kimin kazanacağı bahsi yapılırken, şimdi maçın sonucu belli... Sadece gazozuna bir maç daha var sandıkta ,o kadar...