Yeni yıl, yeni umutlar demektir.
Geçmişten ders çıkarıp geleceğe umutla bakmak demektir...
İnsanca yaşam koşullarına ulaşmak, alın terinin karşılığını almak, sevdikleriyle birarada ve mutlu bir şekilde yaşam arzusu demektir.
Geleceğe daha umutla bakabilmek, geride kalan yılın güzelliklerini yeniye taşımak, daha da geliştirerek, geleceğe ulaştırmak demektir...
Aynı coğrafyada kardeşçe, barış içinde, mutlu bir şekilde yaşam arzusu demektir.
Irk-dil-din farkı gözetmeksizin, halkların kardeşçe ve birarada yaşamasını savunmak, bu yöndeki beklentilerin karşılandığı yıllara ulaşmak için, yeni bir adım demektir.
Emeğin kutsallığının farkına varıldığı, barış özlemlerinin dindiği, güleryüzlü insanların dostça birbirini kucakladığı, umudun gerçeğe döndüğünü görme sabırsızlığının biraz daha artması demektir.
Yeni yıl aynı zamanda bir yaş daha yaşlanmak, fiziksel anlamda biraz daha yavaşlamak, ağırlaşmak demektir. Ancak her yaşın kendine göre bir güzelliğinin, farklılığının olduğu da unutulmamalıdır.
İşte bu nedenle de yaşlılar, “Ah yapabilseydim” derken, gençler ise “Ah bilebilseydim” demektedir.
Yeni yıl aynı zamanda, geride kalan yılda yaşananları unutmamak, insanca yaşamanın koşullarının yaratılması için daha çok mücadele etmek ve bu mücadele azminin daha da kuvvetlenmesi demektir.
***
Bilgi ve görgünün, yaşanan olaylardan edinilen deneyimlerin zaman içerisinde niceliksel olarak artması ve niteliksel dönüşümün sağlanarak, toplumsal kazanımların, eskiyi yeniye dönüştürmesi gerekir. 
Yaşayarak öğrenmek, öğrendiklerinden dersler çıkarmak, bu dersler ışığında yeni bir sonuca varmak, o sonuç doğrultusunda yeni deneyimler için heveslenmek insanlığın gelişimi açısından büyük önem taşımaktadır.
Ancak gelinen noktada azda olsa iyimser olmak malesef mümkün olamıyor. Çünkü bu coğrafyada yaşayaşan insanlar için gelen yıl, her zaman geride kalan yılı aratmıştır..
***
2010 Anadolu insanı için arzu edilen, beklenilen, güzel bir yıl olmaktan çok uzak kaldı. Beklentiler karşılanmazken, verilen sözler tutulmadı. Sofrasındaki lokması her geçen gün küçülen vatandaş, gözyaşını içine akıtırken, geleceğe olan umut kırıntılarını bile içinde yaşatamaz hale geldi. Bu coğrafyanın cefakar ve çileli insanları açlık ve sefalet sınırında yaşarken, işsizlikten kırılırken, eğitimsiz bırakılıp sağlığından oldu.
Sefahat alemine dalan, gününü gün eden, debdebe içinde yaşayan, iktidar yanlısı vurguncu-hortumcu ve hırsız her geçen gün büyük bir cüretle bu ülkenin zenginliklerini talan etmeye devam etti.
***
“İşkenceye sıfır tolerans” denilerek, işkencenin her türlüsü yaşandı.
Korku imparatorluğu kurularak, her kesime yönelik şiddetle birlikte,  toplum sindirildi, pasifleştirildi, korkutuldu...
Taşeronlaşma ve sendikasızlaştırma zihniyeti sonucunda, emek yoğun sömürü devam etti.
Anayasada var olan hak ve özgürlüklerin kullanılmasındaki çifte standart, toplumsal ayrışmaya hizmet etti. Gösteri ve Yürüyüş Hakkı bazıları için hak olurken, bazı kesimler için coplu saldırıya ve biber gazına uğramak, gözaltına alınmak anlamı taşıdı.
Başörtüsü ve Kürtçülük eylemlerine hoşgörü ile yaklaşılırken, emekten ve haktan yana olan eylemler coplu ve biber gazlı saldırılarla karşılık gördü.
Öğrenciler bulundukları her yerde saldırıya uğradı. Orantısız güç kullanılarak susturuldu. Ayaklar altına alındı. Geleceğimizin teminatı olan gençlik, daha okul yıllarında copla, işkenceyle, biber gazıyla ve hepsinden önemlisi de haksızlıkla karşı karşıya kaldı. Hadleri bildirildi. Yerlerde süründürüldü. İbret olsun diye ağzı-burnu kırıldı.
“Harçların kaldırılması, eğitim ve bilim yuvaları olan üniversitelerin özgürleştirilmesi, YÖK’ün kaldırılması, eğitim sisteminin çağın gereklerine uygun hale getirilmesi” gibi en doğal talepler, bir bütün olarak iktidarın saldırısına maruz kaldı. “Biz bu filmi görmüştük” denilerek, öğrenciler örgütçülükle-teröristlikle yaftalanmaya, hapishane tehdidiyle sindirilmeye çalışıldı.
İktidar yanlılarının gerçekleştirdikleri eylemlerde polis bizzat eylemcilerin güvenliğini sağlarken, zülf-ü yare dokunan eylemlerde şiddet o kadar insafsızca gerçekleşti ki; milletvekili-sendikacı-rektör-doktor demeden, herkesi hedef aldı. Emniyet Teşkilatının 2010 yılında biber gazı stokları tükendi. Sprey boya ve yumurtalar yasadışı döküman sınıfına sokuldu. Sırtında sazı olanla, elinde kitabı olan potansiyel tehlike olarak görüldü.
İçkili lokantalara, içki satan büfelere örgütlü saldırılar düzenlendi. Kız arkadaşıyla el ele gezen, uzun saçlı olan herkes bu saldırılardan nasibini aldı.
İletişim özgürlüğü kalmadı. İnsanlar cep telefonları ile konuşmaktan korkar hale geldi. Fişlenme eskiye rahmet okutur boyutlara ulaştı. Öyle ki; bir iktidar milletvekili, “Düne kadar siz bizi fişliyordunuz, bugün de biz sizi fişliyoruz” deme pişkinliğini gösterdi. Başörtüsü devlet katında yükselebilmek için referans haline geldi.
Atatürk’e sövmek alkış almaya başladı. Sahibi belli olmayan, dış sermaye kaynaklı, ne idüğü belirsiz bir çok TV kanalında yazar-çizer takımı Atatürk’e, cumhuriyet ve onun kazanımlarına yönelik saldırılarda sınır tanımadı.
Söylenilen lafa bakılmayıp, kime dokunduğu araştırıldı. Toplumsal ayrışma körüklendi. Ulusalcılık, halkların birliği ve kardeşliği kötülenirken, ümmetçilik anlayışı yerleştirilmeye, kapalı kapılar ardında pazarlıklar yapılarak doğu ve güneydoğudaki sorun ümmetçilik örtüsü ile kapatılmaya çalışıldı. Yandaş ve yoldaşlar kollandı...
“Ya tarafsın ya da bertaraf olursun” denilerek, toplumun her kesimi pasifleştirildi.
***
Geride kalan yılda yaşananlar, çözüme kavuşmadan bir sonraki yıla devredildi.
Sorunlar içinden çıkılmaz hale gelip kangrenleşti.
Çözüm üretmek yerine yangına körükle gidildi.
Olaylara sağduyulu yaklaşmak yerine, bendensin-benden değilsin ayrımcılığı yapıldı.
Toplumsal heyecanlarla, hepimizi derinden yaralayan olaylarla, despotizm hayatımızın her alanında giderek hakim hale geldi. Kan ve gözyaşının yanısıra, bu coğrafyanın değişmez kaderi trajik ölümler, faili meçhuller sıradanlaştı.
Baskı ve şiddet o kadar arttı ki; 2.cumhuriyetçiler, entel-danteller, liboşlar, dönekler, iktidar yanlıları, her türden bukalemun kılıklı omurgasızlar bile kızarıp-bozarıp “bu kadar da olmaz” demek zorunda kaldı.
***
Dünyanın en stratejik, en jeopolitik noktasında bulunan, dört tarafı denizle çevrili, bir günde dört mevsimin yaşandığı, doğanın tüm güzelliklerinin bahşedildiği, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle gıpta ile bakılan Anadolu, sahip olduklarının değerini bilmeyen müflis tüccar gibi insanların elinde acı çekmeye devam ediyor.
Bugün gelinen noktada bir yılı daha geride bıraktık. Görünen tablo ne yazık ki pesbembe değil. Kapkara bir tablo. 2010’a dönüp bir baktığımızda, bu yöndeki yargımızda haklı olduğumuz görülür. Ancak karamsarlık ve yılgınlık yok. Her yeni gün, yeni umutların yeşermesi demektir. Her gün doğan güneş, karanlığın aydınlanması demektir. İçimizdeki umudu yaşatmak ve çoğalmasını sağlamak, geceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımıza daha yaşanılır, daha güzel bir dünya bırakabilmek için mücade etmek zorundayız.
Gelecek günlerin özlemlerin gerçekleştiği, sevgi çiçeğinin tüm insanlığı sardığı, halkların kardeşce ve birarada yaşadığı, sorunların çözüme kavuştuğu, sevgi ve saygının hakim olduğu, özgürlüklerin doyasıya yaşandığı, herkesin eşit olduğu bir dünya özlemiyle nice yıllar diliyorum...