İnsanlar  ve insan... Kanlarında ki hücre sayıları kadar yanlışı, ruhlarında yük edenlerle dolu çevremiz. Bizim de semerimizde asılı duran heybemiz de boş değil tabi… Fakat inkar edecek kadar da çıkışmadı insanlığımız bedenimizden. Kendi hatalarını  vicdanlarda kabul eder, gel gör ki bunu kendine bile itiraf edemeyecek kadar bencildir artık ruhlar. Cennetten düşen bir melek edasıyla salınırken üç günlük dünyada, dördüncü gün yüzleşeceği gerçekten kaçınmaktır tüm çabası. İhtirasları , para hırsı, bencilliği, kıskançlığı ve üzerine egosunda ki kabartma tozunun beyazlığı, hislerinde ki gökkuşağını boyayınca, oluveriyor günümüz model insan.
              Karşısındakini dinlemekten çok, kafasında ki hesap makinesinin işlem gücü sürekli çıkar hesabında meşguldür.  Sarı sıcağın bereketli topraklara ekdiği ve dünyaya nam salmış bir yazar olan Yaşar Kemal şöyle diyor “Demirciler Çarşısı Cinayeti” adlı romanında; “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tucuna, insanın piçine kaldık…”
             Ne kadar anlam yüklü, ne kadar iç sızlatıcı bir cümle! Hele yaşadığımız,  geçmişimizi ve  bugünü düşününce ! Her neslin kayıp bir nesil olduğu ülkemizde giderek artan yozlaşmayı, sanki toparlanamayacakmışçasına bozulup dağılan toplumdaki çürümeyi düşününce, ruhun cüzdanından kaybolan değerler, ancak yıllar geçtikçe anlaşılır, belirginleşir olacak. Hırs ve anlık sahte gülüşlerle bakarken hayata, asıl kahkahayı zaman atacak… Ve işte o zaman boyadığınızı sandığınız yüzler, olmayan makyajını silip , hatalardan bir kolye takacak hiç çıkmayan, çıkartılamayan.
              Birbirlerini televizyon kumandası gibi kullanan ,kullandıran bedenler salınmış artık. Ruhların cinsiyeti yok, kimisi topuklu, kimisi ökçeli… İçi boş samimiyetsiz, içinde sevgi kokusu olmayan  ağızlar konuşuyor.  Beceri ve yeteneğin yerini, kullanılmış bedenler, yatağa zincirlenen ruhlar almış. Paradan, çevresinden intikam aldığı ahmaklığı, onu çerez yapmış, bozulana kadar yeniyor. Nedense ağızda hiç tat, düşüncelerde hep eksikler dolu. Bir anlık zevkin ve menfaat adasının kıyılarında yüzerken, zaten nefes almıyor ki insan… Aslında insan değil… Sokaklarda bedenini açık artırmaya çıkmışken, son kullanma tarihine kadar, çerezlik yapmaya devam eder! Aslında sen mi intikam alıyorsun, yoksa hayat mı senden… İşte bunun farkına vardığında, olacaksın insan…
               Gözler sürekli üzerinde , çevrende, işinde, evinde olduğunu sanırsın, millet işi gücü bırakmış, takipte bellersin, bu yanılgı seni ne sevilen, ne beğenilen yapar oysa. Sen zaten bitmişsin. Ne var ki bunu , bedeninin çıkarlarında dolaşan yüzlerin salyasını temizlerken göremezsin. İşte bugünün insanından bir manzara daha ! Gülmekten başka ne gelir elden, bir de kahkahanı yanına  alıp dönüp gitmekten başka. 
              Zaten görecek de yürek kalmamıştır. Geçmişinden, umudundan, geleceğinden intikam aldığını sanan, suni gözyaşlarını miğfer yapmış, düşünemeyen fikrini zikre çevirmiş, dekolteye düşen bedeni ve aklıyla anlık mutlulukları delik cebine doldurmaya çalışan yığınlar.
 
             İnsanlık sonu görünmeyen fırtınalı denizler üzerinde, meçhule doğru seyrü seferini gerçekleştiriyor ne yazık ki. Hayatın zorlukları, ihanetleri, sahtekarlıkları, yalanları dalgalar olsun, dalgaların azametinden, ürkütücü görüntüsünden, diğer yelkenliler kendilerini tehlikeye atıp, batarken  gelirler mi yardıma. Sanmam…
İnsanlığın en naif, ince, erdemli,saygılı,sevecen,anlayışlı tüm güzel duyguları aslında aramızda. Tüm sokakların loş ve karanlık köşelerinde saklanıyor. Ortaya çıkmaya ya korkuyor ya utanıyor. Zira kötülük ve evrime uğrayan iyi adına her şey zombileşmiş, onları bekliyor. Oysa İnsan bedenine iskan eden ruh, ancak sevgi ile nefes alabiliyordu. Fakat şimdi insanlığın ciğerleri siroz… Halbuki insan dünyaya bir kere gelir, adam gibi yaşarsa o bir defa gelmekte yeterlidir.
             Bakın bizlerce küçümsenen, cahil olarak görünen , fakat gönlü zengin bir bilge olan Hintli adamın ruhundan damlayan sevgi birikintisini göstereyim.  Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır , ama akrep onu sokar. Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.  Yakınlardaki başka birisi ona,  sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.  Ama Hintli adam şöyle der:  "Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?"  Sevmekten vazgeçmeyin. iyiliğinizden vazgeçmeyin, etrafınızdaki akrepler sizi soksalar bile...
         Küçük İskender der ki ; "İnsan , ihanet eden hayvandır." Lakin gel gör ki, o insan artık sevgiyi, sadakati, dostluğu, hayvanların gözlerinde görebiliyor, bu ne anlamsız döngü…
          Büyük Türk düşünürü Mevlana ise insan için bakın ne diyor; “İnsan içi oyulmadıkça, ötmeyen kamışa benzer. “
          Ve der ki yine Mevlana ; İNSAN ARADIĞI ŞEYE BAKARAK, YAŞADIĞI GÜNE SAYILARAK, DEĞER BİÇİLİR…
Belki de bu söz torbasının tek anlamlı ve kısa özeti buydu sanırım.