Son yıllarda Ak parti iktidarından sonraki dönemde yaşantımıza siyasal İslam , radikal İslam ,ılımlı İslam gibi dinsel kavramlar girmeye başladı. Bu kavramlar kelimelerin karşılığı açısından bakıldığında pek bir farklılık ifade etmeyebilir. Ancak özü dolayısıyla irdelendiğinde farklılıklar ortaya kolaylıkla çıkmaktadır. Ak Parti döneminde siyasal İslam – ılımlı İslam ifadesinin yaygınlaştığını ön görmekle birlikte Türk siyasi tarihini incelediğimiz zaman kavramın ne zaman ortaya çıktığını söylemek oldukça zor. Tespitte yaşanılan asıl sorun bir ideolojik tanım ve konumlandırma yapamamaktan çok, tarihsel süreçte “din” kavramının “siyasete alet edilişinin” hangi döneme rastladığının din devlet ilişkisi dolayısı ile çok da açık olmayışı. Siyasi tarih açısından önemli gibi görünse de başlangıç dönemi - çıkış noktası - siyasal İslam karşıtlığının temel nedenini etkilememektedir.
Aslına bakılırsa Siyasal İslama karşıtlığımız nedendir ? bu sorunun cevabını bulmaya çalışırken tanımları ve kavramları doğru belirlemek büyük bir önem ihtiva etmektedir. Bu noktada ilk ve öncelikli soru korumaya çalışılan alanın tam olarak neresi olduğudur. Kısacası islamiyeti siyasetten mi, yoksa siyaseti İslamiyetten mi koruma iç güdüsü” ile yola çıkıyoruz. Eğer bu sorunun cevabını vermek için kendi bakış açımızdan “ din olgusunun” tam olarak nereye oturtmamız gerektiğini bulmamız gerekiyorsa; din insanları kumanda eden içsel bir süreçtir. Böyle bir süreç olarak din, kültür üstü oldukları halde her kültürde bir biçimde ortaya çıkan baş örnekler aracılığıyla benliğin bütünselliğe ulaşmasını sağlar. Ancak bu arada, bireyler ortak bir miti, Allah imajını paylaştıklarında ve bu imajı dini topluluğun odağına yerleştirdiklerinde , bu kez dini bir kollektivitenin malzemesi yaratılmış olur. İşte belkide “ Siyasal islam” savunucularını başarıya götüren kavram bu kollektivitenin sistemli ve doğru bir şekilde siyasete kanalize edilerek sürekli bir rantın elde edilmesinin mümkün oluşudur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde yer alan “laiklik” ilkesi bu rantın siyasal alanda paylaşılmasının önüne geçmek amacı gütse de anayasa içerisindeki ilkelerin bir kısmı gibi asıl anlamından uzaklaştırılarak , yeni bir saldırı cephesinin açılmasına vesile edilmiştir. Üzerinde pek de düşünülmeden ortaya konulan bu ideolojik tavır bir yandan siyasal alanda laik- anti laik kamplaşmasını körüklerken diğer yandan devlet kurumları arasında yada devlet kurumları ile toplumun bazı kesimleri arasında da bir sıcak çatışma alnına dönüştürülmüştür. Düşününki batılı anlamada bir laiklikten söz etmek mümkün değilken, devletin temel ideolojisini sekülerizmlebağdaşlaştıracak kadar fikri bir “siyasal hareketten” bahsediyoruz. Dünya üzerinde hiçbir “laik” devlet yoktur ki Diyanet işleri başkanlığı gibi bir kuruma sahip olsun, üstelik bu kurumun başkanı olan şahıs, siyasi iradenin temsilcisi ve yürütmenin parçası olan bir bakanın kontrolü altında tutulsun. Batılı anlamda laik bir devlette mezhepsel tercihlerin siyasetin hareket alanında günlük politikalara alet edildiği de bilinen bir vaka değildir. Bir başka değiş ile Türk Devletinin idari ve hukuki kurgusu toplumun dini tercihleri göz önünde bulundurularak hazırlanmışken, devlet bir yandan dini, bir yandanda mezhepsel açıdan taraf olmaya soyunmuşken dinin siyasete alet edilmesi beklenen ve rasyonel bir tavır olarak algılanmalıdır.
Toplumun bir kısmının Siyasal anlamda yapmış olduğu söylem tercihi “ Siyasal İslam” ekolü tarafından gündelik yaşamla , en önemlisi dini inançla çelişiyormuş gibi sunulmaktadır. Bu noktada asıl amaçlanan toplum vicdanında siyasal İslam karşıtlığını dinsizlikle itham etme gayretidir. Oysa bilinmelidir ki milletimizin davranışlarına kılavuzluk eden kalıplar, kültürel mirasın birer parçasıdırlar, gündelik hayatı düzenleme tarzı rastgele bir işlem değildir. Din bireyi bağlayan bir vicdan hürriyetidir. Devlet ve onu yönetenler bireye bu hürriyeti sağlamakla yükümlüdür. Birey olarak yönetenlerden din ve vicdan hürriyetinin verilmesini beklerken, bireyin devlet yapısı üzerinden din temelli cezalandırmalara ve zorlamalara mahkum edilmesi ancak diktatörlük rejimlerinde görülebilecek ve Türk töresinde kendine asla yer bulamayacak uygulamalardır.
Son yıllarda Batıda aşırı milliyetçi söylemlerin ve dini açıdan Fundamentalistlerin etkin olmasına karşın ülkemizde siyasal İslam söylemi ve ekonomide liberalizmi ilke edinmiş bir iktidar olması tezatlık doğurmuştur. Batı için İslam Fundamentalizmi önlem alınması gereken önemli bir tehdittir. Batılı devletlerin İslam Fundamentalizminin tehdit olarak algılanmasının siyasi yönü dışında bir de ekonomik nedeni vardır. Batı tüketim alışkanlıklarını teşvik ederek geliştirdiği sektörlerde bazı alışkanlıkların yerleşmesi için bazı değer yargılarının yıkılması için çaba sarf etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, dini değerler, fuhuş sektörü, moda sektörü, alkollü içki sektörü için gerçekte tehdittir. Çünkü dini yaşam bu sektörlerin tüketim harcamalarına önemli bir engeldir. Bu nedenledir ki batı için İslam’ın yeniden uyarlanması gerekmektedir.
Sonuç olarak ; İslam dışı akımlar, kendi düşünce gelenekleri içerisinde İslam’ı ve onu temsil edenleri yerli iş birlikçilerinin desteğiyle tanımlayarak yorumlamakta ve kendi sistematiği içerisinde bir yere oturtmaya çalışmaktadır. Radikal İslamcılar-İslam Fundamentalistleri gibi sıfatlar yanında mütedeyyin Müslüman, irticacı Müslüman ayrımcılığı ile inanan insanların kafasında kuşku, güvensizlik, tedirginlik meydana getirmeye devam etmektedirler. İslam’a ek yenikimlik tanımlamaları yeni bir parçalama çabası olarak görülmektedir. Müslümanların oynanan oyunu bilmeleri ve düzenlenen senaryoları bozmaları gerekir.
****
İnandığını yaşamayan yaşadığına inanır. (Hz. Ali)
****
Fundamentalizm: Dinde temel ve vazgeçilmez ilkeler
Ekrem ASLAN/ADANA
Yorumlar