Eskiler sık sık “et kokarsa tuzlarsınız ama tuz kokarsa ne yapacaksınız?” diyerek, filozofik bir eleştiri yaparlar. Gerçekten de bu sorunun cevabını vermek zordur...
Bu soru ve karşılığı olmayan yanıtı, bize bugünkü Türkiye tablosunu gösteriyor.
Sistem tamamen çökmüş, sistemsizlik hakim hale gelmiş durumda.
Zaten hiçbir programı, öngörüsü olmayan iktidar, devasa problemlerle dolu olan ülkemizde, günü kurtarmaya çalışıyor. Yani, “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” türünden, traji komik bir durum sözkonusu.
Açılan fasıllar, yapılan çalıştaylar, Çankaya’da düzenlenen yemekli toplantılar, hepsi göz boyamaktan öteye geçmiyor.
Toplum bugün tamamen ayrışmaya dönük korkunç bir yola girmek üzere. Hoşgörü tamamen bitmiş durumda. En küçük bir eleştiri yaptığınızda, farklı bir ses, aykırı bir görüş ortaya koyduğunuzda, hemen karşı tarafta olmakla suçlanıyor, ötekileştiriliyorsunuz. Empati neredeyse sıfır düzeyde.
Karşılıklı suçlamalar almış başını gidiyor. Kimsenin kimseyi dinlediği yok. Hasım arayışları insanların gözünü kör etmiş durumda. Demokrasinin özümsenmemesi, feodal kafa yapısı, baskıcı ve totaliter anlayış, ülkemizi hızla çağın gerisine götürüyor. Bırakın çağdaş muasır medeniyetler seviyesine yükselmeyi, yerimizde bile sayamıyoruz. Kavgayla beslenen, kaosla güçlenen, gözünü hırs bürümüş, çapsız ve yeteneksizler dümen başında. Kayık bilinmeze doğru sürükleniyor.
***
2002 yılından bu yana iktidar olan parti, sanki kendisinin hiçbir etkisi yokmuş gibi her sorunda çıkıp suçu başkasına atıyor. Avrupa’da bile bugün 8 yıldan bu yana iktidarda olan parti sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, bu kadar uzun zaman görevde olan, hiçbir soruna çözüm üretmeyen, korku imparatorluğu kurmaya çalışan, sorunları öteleyen iktidar, “kör gözüm parmağıma” mantığıyla, sorunun kaynağına inmek, çözüm üretmek, eleştirilerden ders çıkarmak yerine hemen gardını alıp savunmaya geçiyor.
***
Parlamentoda kanunların nasıl yapıldığı ortada. Genel kurulda bir kanun görüşülürken, eller otomatik olarak inip-kalkıyor. Vekillerin büyük bir kısmı ne için EVET veya HAYIR dediğini bile bilmiyor. Üst yapıya yakın olan bir kaç vekil ile grup idare amirinin dışında kalan vekiller, uzaktan kumanda ile hiçbir katkı koymadan 5 yılı geçiriyor, yeniden seçilebilmek için parti üst yönetimine yakın durmaya çalışıyor, adeta gözlerinin içine bakıyor. Parti lideri sultan gibi olduğu için, geleceğini onun iki dudağı arasından çıkacak söze bağladığı için de, mecburen otomatlaşıyor.
Hal böyle olunca, genel kurulda gündeme gelen yasa tasarıları imla hatalarıyla dolu olarak, gelişigüzel seçilen ve farklı anlamlar taşıyan kelimelerle, anlaşılmakta zorluk çekilen, belkide bilerek kimsenin anlamaması için çalışılan sözlerle, üzerinde fazlaca görüşülmeden kanunlaşırken, niteliksiz ve ileride ne gibi sorunlara yolaçacağı belli olmayan bu yasalar, sadece günü kurtarmayı sağlıyor.
Anayasa profesörleri, yargı mensupları, adalet bakanlığı, hükümet, muhalefet, avukatlar kısacası hemen herkes 3 satırlık kanunu okurken farklı yorumlar yapıyor, ortak noktada buluşamıyor.
***
Yasa koyucu; özgün, açık ve herkesin anlayabileceği içerikte, farklı noktalara çekilemeyecek, zorlayıcı yorumlara açık olmayan, ard niyetlilere imkan sağlamayan bir yasayı yapmak yerine, tam tersini yaparak, kaos ortamını büyütüyor. Belki bilerek, belki de gerçek niteliği, bilgi birikimi, dünya görüşü, demokrasiye bakış açısı, eğitim düzeyi o kadar olduğu için, yapılan yasalar da böyle oluyor.
Yasa çıkarılırken, yasanın ne içerdiği, ne gibi sonuçlar doğuracağı, Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verip vermeyeceği değil, kimin tarafından gündeme getirildiği ön plana çıkıyor.
Sanki iktidar olmak tek başına muktedir olmak gibi değerlendiriliyor. Muhalefet olmak da herşeye karşı çıkmak, iktidarı yıpratmak ve tahteravallinin iki ucu arasındaki denge çekişmesinde avantaj sağlamak gibi algılanıyor. Hal böyle olunca da yasalar toplumun ihtiyaçları için değil, iktidar kavgası için çıkarılıyor. Gelinen noktada da sistemsizlik ön plana çıkıyor, sistemin tüm sibopları alarm veriyor, sistem yönetemez hale geliyor.
***
Türkiye bugün işte tam da bu noktada. 2004’te yasalaşan, iktidar tarafından 2 kez ertelenen bir yasa sonunda yürürlüğe girdi. İşte kıyamet de o zaman koptu. Çünkü yasa koyucu, yaptığı yasanın ne gibi sonuçlar doğuracağını öngörmemişti. Yasanın nasıl değerlendirileceği, ne gibi yorumlanacağı, uygulamaya girmesi halinde nelere yol açacağı konusu düşünülmemişti. Aslında bu yaşananlar, bizim kafa yapımıza da uygun düşüyor. Çünkü “Göç düzüle düzüle yolda düzelir” mantığı çok yaygın.
Ülkemizde yasa koyucu önce yasayı yapar, sonrasında da olumsuz yönleri ortaya çıktığı zaman önergelerle, kanun teklifleriyle yasayı yeniden düzenlemeye çalışır. İleriye dönük, çağın gerektirdiği donanıma sahip, uzun yıllar yürürlükte kalacak, uygulamada sıkıntılar yaratmayan, toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yasa yapmak, malesef çeşitli çıkar hesaplarına kurban ediliyor. Böyle olunca da her yasama döneminde bir satırı, noktası ve virgülü değişen yasalar, her okuyan kişinin meşrebine uygun olarak farklı anlam ve yorum kazanıyor.
Yargıya gelince, bırakın değişen yasaları okumayı, bu yasaların değişim hızına erişemediği için de sistem tıkanıp kalıyor. Her gün hatta gün içinde bir kaç kez değişik nüshası basılan resmi gazetenin sütunları arasında minik puntolarla yeralan kanun değişikliklerini veya yeni kanunları okumak büyük maharet ister. Hukuk Fakültelerinin eğitim seviyesi, yargının alt ve üst yapı eksiklikleri, kişisel çekişmeler, siyaset mekanizmasıyla olan ilişkisi, sınıf atlama çabası, genel bütçeden ayrılan yüzde 2.5 gibi komik bir pay aktarılması gibi sorunlar da sistemin yargı ayağının çökmesine yol açıyor.
Sistemsizliğin sonucu olarak da çürüyen ve her yanı dökülen mevcut sistem artık yönetemez hale gelmiş durumda. Toplumdaki sorunlar içinden çıkılamaz boyuta ulaşırken, giderek kangrenleşmiş durumdadır.. Pansuman da çare etmez.
İşte çok bilinmeyenli denklemin can alıcı noktası burada?
Sazan sosyal demokratlar, liboşlar, dönek solcular, liberal bozuntuları, yozlaşan ve kirlenen sistemden beslenmeye devam ettikleri sürece değişim ve gelişime ayak direyip, karşı cephede gedik açmaya ve oradan sızarak zehirlerini akıtmaya çalışır ve sistemin biraz daha fazla yaşaması için üzerlerine düşen görevi yapmaya gayret ederler. Çünkü yüklendikleri misyon budur.
Sistemin kendini tamir etmesi, revizyona gitmesi pek mümkün gözükmüyor. Mevcut konjontür buna uygun değil. Toplumsal mutabakat sağlanamıyor. Ortak paydada biraraya gelemeyen siyasiler, sistemin orasından – burasından çekiştirerek kendilerine avantajlı konum elde etmeye çalışınca da, olan yine vatandaşa oluyor.
Ekonomisi kör-topal ilerleyen Türkiye’nin genel bütçesi, her yıl giderek artan oranda açık veriyor. Cari açık fazlasıyla büyümeye çalışan Türkiye, borç ödemekte zorlanırken, bir bütün olarak sıkıntılı sürece girmiş, önemli mevkileri işgal edenler de vicdanıyla-cüzdanı arasında sıkışmış durumda.
Ekonomisi, siyaseti, kültür-sanatı, yargısı, yürütmesi, asker-siyasetçi ilişkisi tamamen içinden çıkılmaz hale gelen ülkemizde kaotik durum giderek buhrana dönüşür halde. Üniversiteler hareketlenirken sendikalar ateş üstünde. Toplumun tüm kesimlerinde huzursuzluk yaşanıyor. Yeni yılda görünen o ki, meydanlar ısınacak gibi.
Yorumlar
Trend Haberler
Adana’da Ulaşımı Rahatlatan Yeni Yol Hizmete Açıldı
Yüreğir'de Cafer Boyraz Seçimi Kazandı: Boyraz'dan İlk Açıklama
Anadolu Atçılığında Yeni Dönem: AYAYSD Kuruluşunu İlan Etti
X Ofis 7. Yılını Özel Bir Davetle Kutladı
2026 Dünya Kupası: ABD ve Meksika’da Futbolun Yeni Dönemi