Yaşam çok bilinmeyenli bir denklemdir aslında...
Hiçbir anın bir benzeri daha yoktur...
Nasıl ki; her canlının şifreleri DNA’sında gizliyse, yaşananların da kendine ait DNA’sı vardır. Şartlar ne kadar aynı olsa da, gelişen olaylar aynı şekilde gerçekleşmez. Bire bir uyum sağlamaz. Mutlak farklılıklar içerir. Farklı sonuçlar doğurur. Kendi içerisinde farklılıklar barındırır. Çelişkileri, çözümü ve sonuçları da farklıdır.
Her yaşanan olay, içinde bulunduğu koşullara özgü gelişimler gösterir. Çevresinden farklı etkiler alır. Farklı duyarlılıklardan beslenir, bambaşka mecralarda başkalaşır, dönüşür, nihayetinde çok farklı bir gelişim seyri izler.
Değişmeyen tek şey aslında değişimin ta kendisidir...
Nasıl ki; herşey birbirine bağlı ve birbiriyle mücadele içindeyse,
Nasıl ki; nicelikler zaman içinde niteliksel dönüşümlere yolaçıyorsa,
Nasıl ki; yoktan var olup, vardan yok olmuyorsa,
Doğanın diyalektiği çerçevesinde etrafımızdaki yaşam kaynaklarını da, canlıların yaşam sürecini de bu rehber ışığında çok daha iyi anlar ve kavrayabiliriz.
İnsan; içinde bulunduğu doğa ile bir bütündür aslında. Bu bütünü oluşturan insan, aynı zamanda diğer canlılardan farklı olarak doğayla mücadele halindedir. Milyarlarca yıl süren yaşamın oluşum sürecinde, canlı olarak ortaya çıktığı dönemin ardından, zaman içindeki düşünsel gelişimi ile üstünlüğü ele alan insan, doğayı değiştiren ve dönüştürendir de aynı zamanda.
Bu yetisini de, doğal yaşam alanlarında, genleri vasıtasıyla süreç içerisinde, kuşaktan kuşağa taşıdığı bilgilerin birikimi sonucu kazanmıştır. Yoksa, kendisine vahiy yoluyla gelmiş bilgilerden değil...
***
Kimilerine göre 5.5, kimilerine göre de 6 milyar yıl önce dünya üzerinde başlayan yaşam, bugünkü düzeyine gelirken, milyarlarca yıl içerisinde çeşitli insan topluluklarına hayat sağlamıştır. İlk insan toplulukları, neandertal, homosapiens veya homo erectus gibi ilkel formasyonda yaşam mücadelesi verirken, ateşin bulunmasıyla birlikte doğa karşısında çok önemli ve hayati bir adım atmıştır.
Ateşle başlayan uygarlık ise bugün ne gariptir ki; ateşle imtihanını sürdürmektedir.
Buzul çağını sona erdiren, bugünkü insan temelindeki yapıyı meydana getiren ateş, aynı zamanda insanın sonunu getirecek bir tehlikeyi de beraberinde taşıyor. Bu da bize karşıtların birliği ve mücadelesi ile dönüşümsel etkilerini de hatırlatıyor.
***
Bugün sınır tanımayan emperyal hırs, silahlanma yarışını korkunç boyutlara taşırken, dünya üzerinde stoklanmış durumda bulunan biyolojik-kimyasal- balistik ve nükleer silahlar dünyayı bir kaç kez yok edecek düzeyde. Çürüyen, yokolan kapitalizm kendi mezar kazıcısını da yaratmanın getirdiği buhranla, dünyayı tehlikeye sürüklüyor. Kan, gözyaşı ve cesetler üzerinde yükselen emperyalizm cana doymuyor.
Sömürü mekanizmasının başında bulunan yayılmacı güçler, ellerindeki silahlara paralel olarak, uydusu halindeki ülkelerdeki işbirlikçileri aracılığıyla da, halklar üzerinde baskı ve şiddet uygulayarak kastlar yaratmakta, ezilen milyonları açlık ve sefalete mahkum etmektedir. Halkları birbirine kırdırarak, silah stoklarının erimesini sağlayıp, elde ettiği maddi güçle de yeni bir silahlanma yarışının fitilini ateşlemekte, teknolojinin başdöndürücü gelişiminden yararlanarak, kitle imha silahları üretmektedir.
İlkel komünal toplumdan köleliğe oradan feodaliteye sonrasında da kapitalist topluma dönüşen ekonomik yapılar, gelişim ve değişimin sonucu olarak kendinden sonraki sistemlere de yerini bırakmak zorunda kalacak. Ancak bu gelişim ve değişimin sancılı bir süreç içermesinin yanısıra radikal tarzda gerçekleşme ihtimalini de gözardı etmemek gerek. Geçmişte yeni ekonomik sistemi içeren modelleri uygulayan SSCB, Arnavutluk ve Yugoslavya’da bugün geriye dönüş süreci yaşanmışsa da, önümüzdeki süreçte gelişimin nasıl bir seyir izleyeceği belli olmaz.
Teknolojik gelişme sonucu, sanayileşmede ve üretimde robotların kullanımının artması, kapitalist sistemin işçinin kol emeğine ihtiyacı kalmadığı şeklinde algılanmasına rağmen, bilgi üretiminde insan rolünün yadsınamaz. Bu gerçekten hareketle, insanın da artı değerinin bir şekilde geri alınması konusunda, emek ve sermaye arasındaki çelişki çözüm bulununcaya kadar varlığını sürdürecektir. Bu çelişkinin nasıl çözüleceği sorusu ise, bir bütün olarak dünya konjoktürüne bağlı olarak yanıt bulacaktır.
Çelişkinin varlığı, bölgeler arasında, ülkeler arasında, kıtalar arasında farklılık göstereceği için, çözümü konusu da mutlaka kendi içinde farklılık gösterecektir. Şematik, şabloncu ve modelci anlayışlar, çelişkinin doğal sonucunun iyi algılanamaması ve yanlıştan yola çıkılarak doğru çözümün bulunamayacağı gerçeğinden hareketle, her çelişki bir şekilde yenilmeye ve yerini yeni çelişkilere bırakmaya mahkumdur.
***
Öyleyse, sadece teorik değil aynı zamanda pratik olarak da ele alınan konunun doğru detaylandırılması, tez-antitez-sentez üçleminin sağlanması, ortak paydada buluşacak olan çözümün net olarak ortaya konması gerekir. Tüm bunlar hayatın her alanında karşılaşacağımız sorunların çözüm anahtarıdır. O nedenle önce bilgi sahibi olup, sonrasında fikir üreterek, doğruya varabiliriz.
Sürecin iyi takip edilmesi, süreç içerisinde sorunun ne tür gelişim ve değişimsel etkiler göstereceği, sorunun temeli, çıkabilecek başka sorunlar, bu sorunların yaratacağı başka sorunlar gibi bir dizi sorun, satranç tahtasında rakibin stratejisini çok iyi bilen ve mükemmel hamleler geliştirebilen satrançının ustalığını gerektirir.
Aynı suda iki kere yıkanılamayacağı gibi, aynı koşullar da birebir oluşmaz, mutlaka farklılık gösterir. Değişmeyen tek şey ise değişim ve dönüşümdür. Ölümün son değil, yeni bir yaşam olduğu gibi...