Demokrasi kimine göre yaşam biçimidir...
Kimine göre ise sadece kompartıman...
İstasyona varıldığında inilecek bir araç.
O kadar...
Halbuki demokrasi, yaşam kadar önemli ve vazgeçilemeyecek kadar da değerlidir.
Demokrasi, kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, feodaliteye karşı özgürleştirilmiş kitlelerin kendi iş gücünü satma serbestliğine kavuşmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Feodalitenin esiri olan, mal gibi alınıp-satılan geniş halk yığınları baskıya, zulme karşı ayağa kalkmış, özgürlüğünü mücadeleyle elde etmiştir. Bu mücadelede bedel ödemiştir. Demokrasi tarihini kanlarıyla yazmıştır. İşte bugün demokrasiyi özümsemiş, yaşam biçimi haline getirmiş olan yaşlı Avrupa, 150 yılı aşkın demokrasi deneyimine sahiptir.
***
Teokratik devlet düzeni içerisinde, teba olmakta kurtulamayan Anadolu insanı ise; demokrasinin ne olduğunu anlayamamış, dışa bağımlı olarak sanayileşmenin ortaya çıkmasıyla birlikte, feodaliteyle kapitalizm arasındaki krizi aşma noktasında bizzat kompradorlar tarafından gıdım gıdım verilen haklarla yetinmiş, bu haklarını ise mücadeleyle değil, başkalarının iradesiyle almıştır. Bedel ödememiştir. Demokrasi geleneğine sahip değildir. İşte bu nedenle de Anadolu insanı, demokrasinin kıymetini bilmediği gibi, demokrasinin ne olduğunu da henüz anlayamamıştır.
Öyle olduğu içindir ki, zamanında bazı kudretli devlet erkanı ortaya çıkıp, “sizin milliyetçilikle, komünistlikle ne işiniz var. Bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz. Siz gidin çiftçilik yapın, çağırdığımızda da askere gelin” diyebilmiştir.
İdarenin herşeye hakim olduğunu, her ne olacaksa devlet gözetiminde olacağını, herşeyin iyisini yüce devletlülerin bileceğini söyleyebilmiştir. Devletin milletten üstün olduğunu belirterek, Jakobenci anlayışla halkı küçük görmüş, bir anlamda “verdiğimizle yetinin, sonra kötü olur” demeye getirmiştir.
***
Haklar eğer mücadele sonucunda kazanılırsa değerli olur. Zaferle kazanılan haklar, bedel ödenerek korunur, geliştirilir. Yoksa o hakları verenler günü geldiğinde almasını bilir. Tıpkı 1960 anayasasının bu topluma bol geldiği söylenerek yapılan darbelerle geri alındığı gibi.. Bol gelen gömlek zamanı gelince bir şekilde daraltılır. Demokrasi rafa kaldırılır. Hak ve özgürlükler askıya alınır... O geniş kitleler de elinden alınan hakların gaspını içeren anayasaları yüzde 97’ye varan oy oranıyla kabul eder. Üstelik neyi kabul ettiğini bilmeden...
Demokrasinin ayırdına varamadığı için can ve mal kaygısına düşerek, demokrasiyi kurban eder. O demokrasinin kendisi için aş-ekmek-su kadar önemli olduğunu bilmez. Demokrasi olmadan köle olacağını, güdülen koyun haline geleceğini anlamaz. Niçin işinden olduğunu sormayıp, kendisini işinden edenin bizzat sadaka veren olduğunu öğrenemez, kendisini sadakaya alıştıran eli öptüğü için de bir adım ileri gidemez.
İşte Türkiye’deki demokrasi sancısının ana kaynağı da budur.
***
Bilgi kirliliğiyle boğulan, ‘havuç-sopa’ ilişkisiyle yönetilmeye alıştırılan, ağa- bey- patron tarafından güdülenen, sürü psikolojisi içerisine sokulan, açlıkla terbiye edilen, eğitimsiz ve sağlıksız bırakılarak sıradanlaştırılan geniş kitlelerin, mevcut sistemle sorunu yoktur.
Sorgulamayan, sadece verilenle yetinen, düşünmeyen, sadakaya alıştırılan, uyuşturulmuş ve uyutulmuş bir toplumun demokrasiyle bir işi zaten olmaz.
Öyle olduğu içindir ki;  hayat günlük yaşanılıyor...
Siyasiler kayıkçı kavgası yapıyor..
Ekmeğe zam yapıldığında sesi çıkmayan, emeklilik yaşı artırıldığında boyun eğen, krizin faturasını ödemeye zorlanan geniş yığınlar, “Fatmagülün suçu ne dizisi yayından kaldırılsın” diye imza vermekten geri durmuyor. Kendi hak ve talepleri için hiçbir çaba göstermeyenler, sahnelenen orta oyununda figüran rolü oynamayı sürdürüyor.
Birileri ‘Cambaza bak’ diyerek, işini götürüyor, büyük çoğunluk da cambaz peşinde koşuyor... Kurt puslu havayı severken, pusun ardında neler olduğu gözlerden saklanıyor.
***
Yitirilen canlar, yaşanan dramlar, açlık- sefalet, kirlenmişlik, toplumsal yozlaşma ve ayrışma perdeleniyor. Böyle olduğu için de kimse, “Ben neden açım?”, “Ben neden işsizim?”, “Ben neden yoksulluk pençesinde kıvranıyorum?” diyerek sorgulamıyor. Yaşananlar karşısında tepkisel davranamıyor.  Yaşadıklarından dersler çıkaramıyor. Örgütlenemiyor... Okuyamadığı için de bir çözüm yolu geliştiremiyor...
Hayaller peşinde koşuyor, başkalarının esiri oluyor, kullanılıyor, işi bittiğinde de bir paçavra gibi sokağa atılıyor. Seçimden seçime hatırlanıyor, ağzındaki peyniri kaptırdığında yüzüne bakılmıyor.
Sistem ise kendi içinde emin adımlarla yoluna devam ediyor. Ufak tefek yol kazalarında hemen kendini tamir ediyor. Yedek güçlerini devreye sokarak, sistem üzerinde zaman zaman rötüş yaparak, acı reçeteleri şekere bulayıp draje haline getirip halka yutturarak, geminin ana kumandasını her zaman rotasında tutarak, daha önceden programlanan hedefe doğru kendi mecrasında yol alıyor.
Amaç doğrultusunda herşey araç olmaktan öteye gidemiyor. Referandum, genel ve yerel seçim vb demokrasiye örnek gösterilen, halkın yönetimde söz ve karar sahibi olduğu belirtilen her türlü araç, halka değil sisteme hizmet ediyor.
İçinde halkın yer almadığı hiçbir yapının, halktan yana olması, halkın sorunlarına çözüm üretmesi beklenemez. Son dönemlerde bazı çevreler tarafından sıkça dile getirilen ve demokrasi bayramı yaşadığı söylenen bu halk da örgütlenmediği sürece, kendi taleplerine sahip çıkmadığı sürece demokrasi yolunda bir arpa boyu yol alamaz.
Böyle giderse alamayacak zaten..