Ceza Hukukunun temel ilkeleri: “1) Kanunilik İlkesi = Kanunsuz suç ve ceza olmaz,
2) Kusur İlkesi = Ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” Olarak kabul edilmiştir.
Bir fiilin suç teşkil etmesi için: a.Kanuni unsur, b.Maddi unsur, c.Hukuka aykırılık unsuru, d.Manevi unsurun varlığı gerekli olup, cezalandırılmak istenen kişi ile suç arasında ilişkinin şüpheye yer vermeyecek şekilde ispatı esastır.
Ceza davalarında I) Şüpheden sanık yararlanır.( Bir suç işlediği iddiasıyla yargılanan kimse hakkında mahkûmiyet kararının verilebilmesi için, o kimsenin o suçu işlediğinin yüzde 100 oranında kesin olması, ispatlanmış bulunması gerekir. Yüzde 1'lik şüphe dahi, sanığın beraat etmesine yol açar/açması gerekir.) II) İddia eden ( Savcı) iddiasını ispatla mükelleftir. III) İntikam hissiyle, ibret olsun diye ceza verilmez.
Başlangıçta “Darbeye teşebbüs suçunun sivil mahkemede yargılanması”, “Türkiye’de Sivilleşmenin önünü açan, Türk demokrasisi için çok açık bir ilerleme” diye takdim edilen, kısmen de kabul gören Silivri’de Hapishane içinde kurulu Olağanüstü Mahkeme, nihai kararlarıyla kimseyi tatmin etmedi. Çünkü Evrensel Ceza Hukuku normlarına uyulmadığı o kadar aleni ve gerçek ki, zırva tevil götürmüyor!
Sayın Başbakanın “Siyasi Başdanışmanı” Yalçın AKDOĞAN’ın davayı “Cumhuriyet Tarihinin en büyük hesaplaşması” nitelendirmesi ise her şeyin üstüne tüy dikti.
RTE’nin “Siyasi Başdanışmanının” sözlerinden: 5 Ağustos’ta mahkum edilenlerden, henüz doğmadıkları biz zamanda yer almış, -ki sonunda Laik Cumhuriyet kuruldu- bir sürecin, Emperyalistler ve İşbirlikçileri/Gericiler ile Türk Ulusunun esaretten Kurtuluş ve Cumhuriyetin Kuruluş döneminin hesabı sorulmuş!
Silivri Zindanındaki Özel/Olağanüstü Mahkemede yarılanıp, cezalandırılan bu, sonunda Laik Cumhuriyetin kurulduğu dönemin hesabı imiş!
Nitekim bazı yorumcular şöyle yazıyor: “…dava hukuki olarak tartışmalı mıdır? Adil, yargılama yapılmış mıdır? Darbeye teşebbüs ispatlanabilmiş midir? Gerçekleşmeyen, cebir ve şiddet kullanılmayan, niyette kalan bir plan suç oluşturur mu? Bunlar haklı sorular. Evet bunlar tartışmalıdır. LakinErgenekon bir siyasi davadır. Normal bir dava değil, olağanüstü hal ya da devrim mahkemeleri ile kıyaslanabilecek bir davadır. İktidar için mücadele eden iki güç bloğunun Yargı üzerinden hesaplaşmasıdır. Elbette kurunun yanında yaş da yanmış, iktidar bu arada muhaliflerini torba davalara doldurup tasfiye etmiştir. Davanın eksiği, boşlukları çok fazladır...” (Gökhan Kaya, Medya Faresi/İnternet)
Bütün siyasi davalarda olduğu gibi, Silivri kararlarında da, iddianamede yer alan iddialar tamamen yorumla yapılan çıkarımlar olup, mahkeme bunları kararlaştırdı, gerekçeler ise hem hiç de hukuki değiller, hem de olay ve kişilere oturtulamamışlar!
Literatürdeki “Ceza” tariflerinden biri de “Topluma zararlı eylemlerde bulunanları bazı yoksunluklara bağlı kılarak toplumun bu eylemi onaylamadığını belirten yargı kararı” şeklindedir.
Ancak siyasi davalar ve kararlar hep istisna oluyor, siyasi davalarda çoğu kez kamuoyu, bazen kararlar verildiği anda, ancak çoğu kez bir süre sonra, ceza uygulanan eylemi “suç” görmüyor. Ve/veya ortada o cezayı gerektirecek bir eylem hiç olmamış; Ya da mahkeme cezalandırdıkları ile suçladığı arasında kamuoyunu tatmin edecek bir ilişki ispatlayamadığından, siyasi mahkumiyet kararları hiç yüz kızartıcı, utanılacak olmuyor; Aksine verenler kararlarından utanıyorlar…
Şartlar normalleşince ceza verilenler resmen kahraman ilan ediliyor; Cezalar kamuoyu nezdinde adeta şeref madalyası sayılıyor. Siyasi Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Bugün Silivri’de cezalandırılanların pek çoğu için 75 milyonluk Türk Toplumunda yaygın bir “Suçlu idiler, cezalarını buldular” hissiyatı oluşmadı. Tam tersine büyük ekseriyet “Suç ne, Eylem ne?” diyor.
Sessiz çoğunluk “Bu kararlar ABD emperyalizmine boyun eğmeyen Türk Ordusunun Komutanlarını ve AKP Muhaliflerini cezalandırıyor” düşüncesinde!
Yapılanı adil yargılanma başta, temel insan hakları ve demokrasiye aykırı sayıp, eleştiriyor.
Başbakan Erdoğan “Terörist” diye “Müebbet hapis”le cezalandırılan e. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ için için “Başbuğ'a terör örgütü üyesi diyenleri tarih affetmeyecektir” demişti, şimdi de “Sözlerimin arkasındayım” demekte.
Cumhurbaşkanı Gül, toplumun tepkisini dindirmek için “Temyiz var, AİHM var, bu iş bitmedi” diyor.
Bütün bunlardan daha önemlisi, kararları tartışmalı mahkemenin ilk başkanının “İçe sindirilemeyecek bir karar” değerlendirmesidir.
“Orijinal Ergenekon Davası” açılışındaki Mahkeme Başkan olarak davayı en iyi bilen ancak kamuoyunda “Ceza gibi uzun tutukluluklara karşı çıkan ve ‘Önceden verilen hükümleri’ açıklayan olmayı kabul etmeyeceği anlaşılınca uzaklaştırıldı” yorumunu alan bir kararla görevinden alınan Başkan Hakim Köksal Şengün karardan sonra şöyle konuşmuş: “Objektif düşünen ve dosyanın içeriğini bilen hiç kimsenin içine sinmeyecek bir karar. Koca Genelkurmay Başkanını terörist yaptılar. Derin Devlet çözülemedi. Danıştay cinayeti davasında Osman Yıldırım’la Ankara’da kimler görüştü? Bu dava niye Ergenekon’a dahil edildi?”
Silivri’deki Zindan içinde kurulu Olağanüstü Mahkeme, kararlarına “klişe” olan “Türk Milleti adına…” diye başladığı halde Türk Milleti, dönemin Genel Kurmay Başkanı ve Generallerinin “Terör Örgütü” kurduklarına ikna olmamıştır.
Söz konusu davada ödüllendirilip salıverilen -Ankara Mahkemesinden “Müebbet hapis” almış, kişiliği/geçmişi kuşkulu- “Danıştay Cinayeti” sanıklarından “İtirafçı/Gizli Tanık”ın verdiği ifadeye itibar eden Silivri’deki Olağanüstü Mahkeme, Türk Halkı ile o kişi için açıkça ters düşmüştür.
Davanın savcılarından birisinin bu zat ile “Osmanım” muhabbetleri kamu vicdanında hiç de hoş olmayan değerlendirme ve düşünceler yaratmıştır.
Bu ve benzeri “Gizli Tanıklar” ve “Tartışmalı” delillere dayanan; Başta Genel Kurmay Başkanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin şerefli Generallerine atılan töhmetin özünde, Sayın Orgeneral Başbuğ’un görev dönemi başlangıcında mevcut bazı internet siteleri hakkında hiçbir “devam emri vermeyip, hatta yeni bir düzenlemeye gitmeyi planladığı ancak icraat yapmadığı halde, bunlar “Darbe teşebbüsü” sayılmıştır.
Oysa şimdi AKP Hükümeti, mevcut Anayasa ve Yasalar ile Mahkemelerin kesinleşmiş ilamlarını hiçe sayıp, müebbet mahkûmu Öcalan ile Devletin bütün esaslarını değiştirmenin pazarlığı içinde; Anayasal düzeni alt üst etmeye hazırlanıyor.
Bu gerçek karşısında Türk Silahlı Kuvvetlerine reva görülenler sarsıcıdır, çarpıcıdır. Kamu vicdanında şiddetli bir tepki uyandırmıştır.
Sayın Başbakanın “Siyasi Başdanışmanı” Yalçın Akdoğan, değerlendirmesi ile tüy dikmiştir.
Bütün bunlara topluca ve kuşbakışı bakınca, Akdoğan’ın -ileride bu günleri değerlendirmek isteyenlere çok önemli ipuçları veren- “En büyük hesaplaşma” sözü ışığında kamuoyundaki “Davalar bir suçu cezalandırmaktan çok, Atatürk Cumhuriyetinin temel esaslarına yönelik ABD/AKP Planının, APO/RTE işbirliğinin önündeki muhalefeti yok etmeye matuf” yargısı oluştu ki bunu kırmak çok zor.
Ümit ve temennimiz “Ankara’daki Hâkimlerin işi AİHM hâkimlere bırakmadan, Davayı “Evrensel Ceza Hukuku ilkeleri” çerçevesinde ele alıp bozma ve tahliye kararları vermesidir.
En azından AKP kanadının söz konusu mahkemeden beklentilerini ifşa etmesiyle önemli olan Başdanışman sözleri, umarız, Yargıtay nezdinde uyarıcı olur.
Yargıtay’ın, incelemesinde “Evrensel Ceza Hukuku İlkeleri” çerçevesinde, dava boyunca sanık ve müdafilerce mütemadiyen ve ısrarla dermeyan olunan: “mahkemenin fiziki koşullarının elverişsizliğinin yargılamaya olumsuz etkisi” ile “deliller, tanıklar ve savunma hakkı” bakımından ihlal olunan haklar noktasında yoğunlaşan “hukukun temel ilkelerine aykırılık” iddialarını ele alınmasının beklendiğinin de altını çizmeli;
Hukuk herkes içindir; Gün gelip şimdi uygulamasından şikayetçi olunanlara gerekmeyeceğini, kim bilebilir?