Her şey akla gelirdi de Sayın Başbakanın, bizim gibi bir toplumda, komşuyu komşuya karşı kullanmaya tevessül edeceği akla gelmezdi.
“Komşuluk” Türk kültüründe önemli bir kurumdur; özel bir “Hukuku” vardır. Öyle siyasi kışkırtmalarla kolay kolay bozulmaz; Ancak bir kez o kültürü yitirirsek, Hafazanallah, Mısır gibi olmak da var sonunda…
“Taksim Gezi Parkına” haksız el atma girişimi; 10 yıl sürekli “baskıcı tek adam yönetimi” doğrultusunda gidişin doldurup, taşmak için tek bir damla beklediği anlaşılan bardağı taşıran damla oldu.
Böylece taşan bardağın ortaya çıkardığı toplumsal muhalefetten aşırı derecede ürken;
Suriye’de “piyastos” olup, Mısır’da hayal kırıklığına uğrayan; Katar, Suudi Arabistan ve BAE’de “Güvendiği dağlara karlar yağan” ve ürperen RTE, öfke kontrolünü elden kaçırdı; yandaşları tahrik ediyor; böylece kendi tabanını konsolide ederken, toplumdaki kamplaşmayı kemikleştirdiğini göremiyor; görüyorsa dahi işin vahametini idrak edemiyor...
Bu vaziyette akla, geçen yüzyılın ortalarında ABD’de yaşanan bir toplumsal cinnet geliyor: Mc Carthy’cilik.
Bunu “1950’lerde, ABD ‘Derin Devletinin’ maşası Senatör Mc Carthy eliyle, çoğulcu, özgürlükçü demokratik toplumda ‘tek tip yurttaş’ üretmek üzere her tür muhalefeti sindirmek için başvurulan iğrenç yaftalama ve yargısız infaz rezaleti, ‘Cadı Avı” diye özetleyebiliriz.
İnternette “Mc Carthyism” karşılığında “II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’de yaşanan bir ‘Toplumsal cinnet dönemi’dir.” açıklaması çıkar.
ABD’de, Federal Hükümet ve ‘Cadı Avın’ndan korkup biat edenler, Mc Carthyism’in yaygınlaşmasında “suç ortağı” oldular. Önce döneme ismini veren ABD’li faşist senatör Mc. Carthy’yi tanımak gerek:
McCarthy, 1940'larda Demokrat Parti'de siyasete atılmak isteyen; Başaramayınca, kapağı Cumhuriyetçilere atan; Kirli bir seçim sonucu 1946 yılında Senatoya giren başarısız bir avukattır. Aşırı hırsının etkisiyle partide giderek etkin olmaya başlar. McCarthy, Sovyetler Birliği'nin giderek güçlenmesinin etkisiyle, ABD’de günün modası olan anti-komünizmin bayraktarlığını üstlenmeyi başarır.
Elinde, ABD’nin her yerinde örgütlenmiş komünistlerin listesi olduğunu; bunların kısa süre sonra Amerika Birleşik Devletleri için büyük tehlike yaratacağını ileri sürerek, büyük tehlike “Komünizme” karşı yetkin mücadele yapılmadığı iddiasıyla herkesi suçlamaya başlar.
Destekçisi FBI şefi Hoover’in yardımıyla 1954’ün ilk aylarında, McCarthy, ulusal kanallardaki televizyon programlarıyla kamuoyunda oldukça etkili oldu. Yapılan anketler, Amerikan halkının yüzde 50’sinin onu desteklediğini ve yüzde 21’inin de kararsız olduğunu ortaya koymaktaydı.
Cumhuriyetçi liderler bu ahlaksız demagogu Demokratlara karşı 1950 ve 1952 kongre ve başkanlık seçimlerinde tetikçi olarak kullandılar.
Cumhuriyetçileri eleştiren herkes, ABD Komünist Partisi, sosyalistler, liberaller, sanatçılar, bilim insanları, tüm muhalifler hedef tahtasındaydı.
Böylece ABD’de kocaman bir cadı kazanı oluşturup, istemedikleri herkesi bu kazana atmaya başladılar. Birbirini tanımayan herkes cadı kazanı içerisinde tanışır oldu. Tek ortak noktaları demokrasiyi savunmaları ve Cumhuriyetçileri eleştirmeleriydi.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadroları iki misli artırılan FBI, sol ve liberal düşünceli herkesi sindirmek için McCarthy’yi kullandı. Her kurum hedefte idi.
Amerikan kütüphanelerinde bulunan yıkıcı(!) yayınlar, kitaplar toplatıldı, bir kısmı da yaktırıldı.
McCarthy, Hitler ile aynı sırayı izliyordu: Kitap yakmanın ardından Protestan din adamlarına el atıldı!
Hükümet tüm bunları onaylamıyorsa da engelleme yoluna da gitmiyor ya da gidemiyordu; bu yüzden hükümet de itibar yitirmeye başladı. Dış ülkelerde ve Amerikan ve Avrupa kamuoyunda eleştiriler arttı.
Başkan Eisenhower’a diplomatları: “Burada herkes bizim demokratik hükümet ve kişi haklarıyla ilgili kavramlarımızın, komünistler veya faşistlerden farklı olup olmadığını soruyor.” Denilmekte idi.
1954 başında, McCarthy en büyük hatasını yapıp Amerikan ordusuna çattı. Bir subayın bağlılık yemini yapmadan terhisini büyüterek, orduyu yıpratmaya çalıştı. Ordu sözcüleri de, McCarthy’nin, yardımcıları için, kanun dışı yollarla askerlikten muafiyet temin etmek istediğini sergileyerek buna yanıt verdiler.
McCarthy’nin önünü kesen, cesur yayıncı Edward R. Murrow oldu. TV’de “Joseph McCarthy Raporu” adlı bir dosyayı yayınladı. Bunda Senatörün ahlaksızlığı ve acımasızlığı açıkça sergileniyordu.
Seyreden milyonlarca Amerikalı, onun ne denli küstah, yalancı, acımasız ve kaçamak dövüşen bir politikacı olduğunu daha iyi gördü. ABD Senatosu, 1954 Aralık ayında McCarthy’nin bazı eylemlerini kınayan bir kararı, 76’ya karşı 22 oyla onayladı. Bu olay sonu oldu.
McCarthy bir avuç şakşakçısıyla baş başa kalınca, kendisini, eski alışkanlığı olan içkiye verdi. Karaciğeri iflas edince de, 1957 yılında öldü.
Amerikan yönetimi, bu olaydan, öncelikle basını denetim altına almak gerektiği dersini çıkardı. Çünkü basın özgür olduğu sürece toplum mühendisliği yapılamayacağını çok iyi kavramışlardı.
Gerçekten diktatörlerin ve faşist yönetimlerin ilk yaptığı basını denetim altına almalarıdır. Çünkü özgür basın, baskının panzehiridir.
McCarthy olayı yalana dayanan propaganda tekniklerinin geçerliliğini ve Amerikan kamuoyunun uzun sürelerle yönlendirilebildiği gerçeğini tekrar ortaya koydu.
Üzücü olan bunların günümüzün baskıcı yönetimlerinde içselleştirip kullanılmaları;
Gerekçeleri de ilginç: Dış güçleri önlemek; Faiz lobisine karşı olmak; Darbecileri tasfiye etmek; Siyasal İslamın önündeki engelleri kaldırmak.
Ancak Türk toplumu görüyor ve biliyor ki asıl gerekçe başka:
Laik ve demokratik toplum gücünü kırmak!
Demokrasiden şeytan görmüşcesine kaçan kişilerin demokrat diye geçindikleri günleri yaşıyoruz.
McCarthy tarzı cadı avı hortladı; Aynı propaganda yöntemleri uygulanıyor;
Üstelik kuzu postuna bürünmüş kurt misali, hem koyunu yiyor hem de koyunu suçluyorlar…