Ülkemizde en çok gündeme gelen konuların başında eğitim yeralıyor. Neresinden bakarsanız bakın biçilmek istenen kaftan bu topluma dar geliyor. 4 yılda bir eğitim sistemi değişiyor.
Eğitim resmen yap-boz’a döndü.
Tutarlı, ileriye dönük, çağdaş, aydınlanmacı bir eğitim modeli yaratılamıyor. İktidar savaşları en başta eğitim alanında başlıyor. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençliğimiz eğitim aşamasında esir alınmak isteniyor.
Kafasının arkasında farklı modeller taşıyanlar, ilk başta gençliği esir almaya gayret ediyor. Kirli oyunlarına gençleri alet ediyorlar.
Gençlik; hem dinamik, hem ateşli, hem mücadeleci, hem de ekonomik ilişkilerin dışında olmanın getirdiği bir kirlenmemişlik içerisinde olduğu için, dar kalıplara sığmıyor. Kendisine biçilen rol modeli reddediyor. Herşeyi sorguluyor, araştırıyor, düşünüyor.
Bu nedenle de bilim yuvaları olması gereken üniversiteler, kavganın, kaosun ve çatışmanın merkezi oluyor. Faşist-feodal eğitim gençliği yozlaştırıp, düşünmekten alıkoymak istiyor. Ezberci eğitim, gençliğin aydınlanmacı, ilerici, çağdaş insan olmasının önünü tıkıyor. İç ve dış etkenlerle birlikte kışkırtıcılar, provakatörler ve fırsatçılar gençliği kullanmak, kendi emelleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmek istiyor.
Özellikle 12 Eylül sonrası gençliğin başına bela olan, Türkiye’nin gelişmesinin önünü tıkayan YÖK belası, üniversiteleri eğitim yuvaları olmaktan çıkardı. Despotik yapısı ve akademik kariyeri engelleyen, ülkenin geleceği için kafa yoranlara yaşam hakkı tanımayan, karanlık zihniyetle üniversiteleri körelten bir yapılanma içerisinde yaklaşık 30 yıldır bilim yuvalarını sıradanlaştırdı.
Bugün dünyanın en kariyerli, en iyi okulları arasında ilk 500 içerisinde bir-iki tane üniversitemiz ancak yeralıyor.
Bugün Türkiye’nin her iline üniversite açmakla övünen, ‘eserlerimizin hızına yetişemezler’ diyerek böbürlenen iktidar, aslında en büyük kötülüğü eğitim alanında yaptı. 15 milyon öğrencisi ile Avrupa’nın en büyük öğrenci nüfusuna sahip olan Türkiye, gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerin eğitim modellerini almak yerine, o modelleri sadece kalıp olarak ele alıp, içindeki düşünceyi yasaklayarak, garabet örneği sergiledi. Bugün her yıl 1 Milyon 600 Bin genç üniversite sınavlarına giriyor. Bunların en fazla 10 bini A kalite okulları kazanırken, 60 bini biraz daha iyi okullara yerleşiyor. Geri kalan 300-400 bini de eğitim düzeyi düşük, lise seviyesinde olan, öğretmeni bulunmayan, dersliği olmayan, barınma ve ulaşım sorunlarıyla boğuşan, lise tabelası indirilip fakülte veya yüksekokul ibaresi bulunan okullara dolduruldu. Geri kalan 1 milyon genç de silbaştan dersanelerin kapısını çalıp, yeniden üniversite hayaliyle gecesini-gündüzüne katıyor. Bu cangıldan çıkmaya çalışıyor, hayallerini gerçeğe dönüştürmenin ilk basamağını aşmak için dirsek çürütüyor.
Bu kadar çok üniversite açılmasının arkasında yatan gerçek, işsizler ordusunun sayısını gözlerden uzak tutma, çalışabilecek durumdaki gençlerin iş isteklerini bastırma, onları üniversite hayaliyle uyutmaktan öteye gitmiyor.
Üniversitelerin sayısı değil niteliği önemli.
Öğretim elemanı kadrosunun yeterliliği ve verimliliği önemli.
Hepsinden önemlisi okul bittikten sonra iş yaşamına atılacak olan genci istihdam etmek önemli.
Atıl durumda olan, üretici değil tüketici konumunda olan, ebeveynlerinin zor şartlar altında adeta boğazından keserek geleceğini kurtarması adına üniversiteye gönderdiği gençlere, okuduktan sonra kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak, iş imkanları yaratılması önemli.
Bugün ülkemiz üniversitelerinden mezun olan gençler ellerinde diplomaları olduğu halde, bir de KPSS gibi onur kırıcı bir imtihana tabi tutuluyorlar. KPSS resmen üniversitelerin yetersizliğinin ispatıdır. Eğer siz mezun ettiğiniz, eline diploma verdiğiniz genci ikinci bir kez imtihana tabi tutuyorsanız, üniversitelerinize güvenmiyorsunuz demektir. Hal böyle olunca da cemaatçiler ve fırsatçılar devreye girip bu sektöre el atıyor, geleceğimizin teminatı gençliğimizin geleceğini karartmaktan geri durmuyor.
Bugün eğitim başlı başına önemli bir sektör haline geldi. Adeta bacasız sanayi gibi. 15 milyon insanın eğitim harcamaları korkunç bir rakam tutuyor. Küçük ölçekli Avrupa ülkesinin bütçesine denk geliyor. Dar gelirli ailelerin çocukları yaşama 1-0 geriden başlamasının ötesinde üniversite kapısına gelene kadar 4/5 – 0 geriye düşüyor. Fırsat eşitsizliğinin yanısıra binbir zorlukla kazandığı üniversitelerde de barınma, beslenme ve ulaşım gibi giderlerin üstesinden gelmekte zorlanıyor. Sonunda da elinde diploma, hayalleri karartılmış, “Ne iş olsa yaparım abi...” modunda, kapı kapı iş arıyor. Ebeveynlerinin yüzüne bakamıyor, her sabah evden kaçar gibi uzaklaşıyor. Direnci kırılmış, hayalleri yıkılmış, gözünün feri çökmüş, genç yaşta ihtiyarlamış insanlar haline geliyor.
Mevcut ekonomik düzenin dişlileri arasında öğütülen, rakam olarak ifade edilmekten başka bir anlam kazanmayan hayatlar, açmadan solan güller gibi. Bu ülkenin en büyük gücü olan gençlik, faşist-feodal eğitim sistemiyle sindiriliyor, düzenin kölesi haline getiriliyor, posası çıkınca da bir kenara atılıyor.
Türkiye gençliğini harcarken, geleceğini harcadığının farkına varmalı. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilirken, Türkiye her yıl dışarıya kaynak aktarırken, cari açık vererek büyüyor. Alınan borçlar, ekonomik yapı içerisinde gelir hanesine yazılarak, şişirilmiş bir büyüme sağlanıyor. Ancak alacaklı kapıya dayandığında, bu büyümenin Türkiye’yi kurtarmadığını, aksine emperyalistlerin biraz daha kıskacına gireceğini, onların dayatmalarıyla karşı karşıya kalınacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Dünyanın gelişmiş, sanayileşmiş ülkeleri cari fazlalık vererek büyüyor, Türkiye ise cari açık vererek büyüdüğünü sanıyor.
İthalat ile ihracat arasındaki makas açıldıkça, borçlanma o kadar kaçınılmaz olacaktır. Türkiye gençliğine iş yaratmak zorundadır. Gerçek anlamda büyümek için halkının sofrasında ekmek olmalı, tenceresi kaynamalı. Her geçen gün sofrasındaki ekmeği azalanların, büyüme masalını daha fazla dinlemeye güçleri kalmadı.
Devlet imkanlarının talan edilmesi önlenmeli, istihdam yaratacak yatırımlara ağırlık verilmeli, gençliğin en iyi şekilde eğitim donanımıyla hayata atılması sağlanmalı. Bugün yaşlı kıta Avrupa, Türkiye’nin genç iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Ancak bu işgücünü sömürebilmek için Türkiye’yi köşeye sıkıştırıyor. Devşirme modeliyle, entegrasyonla, dejenerasyonla gençliğimizi kendi sömürü çarklarına dahil ederek, bu gençliğin üreteceği artıdeğeri sahiplenmek ve Türkiye’den koparmak istiyor. Bugün Avrupa’da 4 çalışan 1 yaşlıya bakıyor. Bu durum da Avrupa’daki genel sağlık sigortası ve emeklilik sigortası gibi kurumların iflasına yolaçıyor. Bu nedenle sisteme dahil edilecek genç nüfus sayısı arttıkça emekli ve çalışan arasındaki denge yeniden sürdürülebilir hale gelecek.
Türkiye elindeki en büyük silahı olan gençliğine gereken değeri vermek, en iyi şekilde eğitmek, istihdam etmek zorundadır. Kendi geleceği olan gençliğinin, emperyalist sömürü çarkları arasında yokolmasını önleyebilmesi için, yeni bir eğitim modeline ihtiyaç var. Üniversitelerin yeniden bilim yuvaları olması sağlanmalı. Üniversite – Sanayi ve Milli Eğitim Bakanlığı yeni bir eğitim modeli üzerinde durmalı, gençliğimize bu ülkeyi yeniden imar etme ve kalkındırma imkanı yaratılmalıdır.
Türkiye’nin geleceği, gençliğinin eğitim seviyesinin yükselmesinden geçer.
Bu böyle bilinmelidir...